Bu tumblr benim tarafımdan, Fransız ruhlu bir kadının "Diyalog" tonlamasına ithaf edilmiştir.

adam davasında haklı beyler! :)

Babamla whats upta yaşadığımız diyaloğu birebir koyuyorum. yorumsuz!


21.4.2012 19:34: nil merdan: Baba o bıyık ne yaaa

21.4.2012 19:34: nil merdan: Ahahahah

21.4.2012 19:34: nil merdan: Volkan demırel mısın seen

21.4.2012 19:35: Babam: Nasil ama

21.4.2012 19:36: nil merdan: :) sakalı sevıorum da

21.4.2012 19:36: nil merdan: Bıyıga emın olamadım

21.4.2012 19:39: Babam: Volkana emin oluyorsun di mi

21.4.2012 19:39: nil merdan: :) ahahahahah volkanı mı kıskanıyosun?

babamın üç kızı hakkında karşılaştırmaları #1, #2 ve #3

"nehir hep böyle dikbaşlı,yoruldum. nil böyle değildi çocukken, sonradan oldu."

"zeynep tabağındakileri hep bitirir, nehir asla, nil’e peynir ve yoğurt ver, sonsuza kadar başka yemek istemez."

"nil beni hep bir yerde bekledi ya da hep bir yere geç bıraktım onu, nehir ve zeynep’i hep ben bekliyorum." (hainsin bülent başgaaan)

sadece üreyebiliyor diye kimse anne olmasın mesela. olur mu?

bugün maçta şahit oldum.

nefret etmek ve ayırmak 4 yaşındaki çocuğa neden öğretilmeye çalışılır bilmiyorum ama o çocuğun içindeki güzellik, annesinin içindeki büyük canavarı yedi.

-anne, fener yenilecek mi?

-yenilemez oğlum, onlar yunan.

-yunan olunca n’oluyor?

-sevmiyoruz.

-neden?

-öyle işte, yenmemiz gerek.

-yunan olunca “neyce” konuşuyorlar?

-yunanca.

-yunanca olunca fener anlamıyo mu? (senin küçük burnunu koparırım.)

bu çocuğu zehirleyemeyeceksin kötü kadın!

Sabah başıma geldi.
Vapurdan indim, Tünel’e doğru yürüyorum, alt geçitten.
Çok tonton, yandan çantası ve şapkasıyla da bi o kadar havalı amca, elinde dallarından çiçekler fışkırmış üç parçayla yürüyor, sürekli koklayıp, içine çekiyor havayı.
Kulağımda kulaklık, yanından ilerliyorum.
-Bu sizin olsun…
dedi.
Kulaklığımı çıkarıp döndüm.
-Ne kadar tatlısınız.
deyip aldım çiçeği.
-Çok güzel kokuyorlar.
dedi.
Kokladım.
- Gerçekten harika, ne çiçeği bu?
dedim.
- Bilmiyorum ama size güzel bir gün yaşatsın.
dedi.
-Çok teşekkür ederim, eminim harika geçecek
dedim. Suratımdaki o eblek ifadeden bir 10 dakika kadar kurtulamadan işe yürüdüm.
Şimdilik suda, sonra kitap aralarında eşlik edecek bana. Tanıdıklarımızın zehir ettiği bir sabahı, bazen hiç tanımadığımız bir insan ne kadar güzelleştiriyor…

Sabah başıma geldi.

Vapurdan indim, Tünel’e doğru yürüyorum, alt geçitten.

Çok tonton, yandan çantası ve şapkasıyla da bi o kadar havalı amca, elinde dallarından çiçekler fışkırmış üç parçayla yürüyor, sürekli koklayıp, içine çekiyor havayı.

Kulağımda kulaklık, yanından ilerliyorum.

-Bu sizin olsun…

dedi.

Kulaklığımı çıkarıp döndüm.

-Ne kadar tatlısınız.

deyip aldım çiçeği.

-Çok güzel kokuyorlar.

dedi.

Kokladım.

- Gerçekten harika, ne çiçeği bu?

dedim.

- Bilmiyorum ama size güzel bir gün yaşatsın.

dedi.

-Çok teşekkür ederim, eminim harika geçecek

dedim. Suratımdaki o eblek ifadeden bir 10 dakika kadar kurtulamadan işe yürüdüm.

Şimdilik suda, sonra kitap aralarında eşlik edecek bana. Tanıdıklarımızın zehir ettiği bir sabahı, bazen hiç tanımadığımız bir insan ne kadar güzelleştiriyor…

biber dolması…

Şarkılar, kitaplar, insanlar, mekanlar, anlar… körü körüne sevdiğim, saçma salak savunduğum, bir de üstüne sahiplendiğim birçok şey var. bugün biri üzerine yazma günüm, talihliyi açıklıyorum: biber dolması.

12 yaşımda evimden uzakta, biber dolmasının b’sini bulamayacağım Londra’da 1 ay geçirdim. 20. günün sonunda babanemi arayıp “gelir gelmez bana biber dolması yap n’olur” dedim.

2007 Aralık… Interrail yapıyoruz, 11. şehre gelmişiz, Berlin’deyiz… Artık yavaş yavaş yorulmaya başlamışız, genelde aç da kalmayıp güzel yemekler yememize rağmen ev yemeğini özlemişiz. İstanbul’dan tanıdığım bir arkadaşım, bir süreliğine ailesinin yanında Berlin’de o sırada, onu aradım, bizi gezdirdi, akşam da yemeğe eve davet etti. Gittiğimde sofrada bir tek Fatih Akın eksikti. Biber dolması ve yoğurt vardı sofrada, interrailin en mükemmel anıydı benim için.

Ben küçükken yapıyor muydum bilmiyorum ama şimdi biberleri tabakta itekleyen, sadece içini yemek için savaş veren küçük çocuk gördüm mü, saçını çekesim geliyor. Hele bunu, yaşını başını almış biri yapıyorsa, saçına biberlerden taç yapasım geliyor. Hani o saçlarına taç yaptığım biberler? 

Duvara Karşı’da Sibel’in Cahit’e biber dolması yaptığı o 2 dakikalık sahne. Markete gidişi, rakılarla bakışması, Cahit’in ona yemek hazırlarken attığı 2 saniyelik öldürücü bakış, madam despina… Hepsi bir biber dolması ritüeli. Ben de ne zaman tenezzül etsem bu müthiş şeyi yapmaya, ilk önce o video açılır evde. Sonrası iyilik sağlık.

Söz hakkı doğdu sana sevgili biber dolması…

x16

Bazı günler hiç bitmesin isteriz. Benim öyle olmasını istediğim her gün için, biri kumandadan x16’yı ayarlıyordu.

Benim Fenerbahçe’m!

2 yaşında, evin duvarlarında asılı posterlerden futbolcu isimlerini ezbere saymayı öğretti bana. Odamın tüm duvarlarını posterlerle kapladık, kendi isteğimle olup olmadığını bile hatırlamıyorum.

Sanırım sene 88 ya da 89, Galatasaray Monaco’yla oynayıp bir yarı final olaylarına giriyor, babam -ki isteyen ayıplasın, yine olsa yine yaparım- Chelsea’ye 5-0 yenilince tura çıktığımız Galatasaray için o senelerde destek için tura çıkıyor, düşmanlık yok daha. Ben 2-3 yaşındayım, arabanın arka koltuğunda ağlıyormuşum, “Benim babam Galatasaray diye bağıramaz, onu bana getirin” diye. Kendi medeniyet seviyesi yüksek insanın minik kızı “aitlik” problemleri yaşıyor. Sonra neyse ki benim yolumda ilerledi o da.

Antremanlara götürüyor beni. Kalelerin arkasında “Toni Toni Toni Schumacher” diye bağırıyorum, ayakkabımın bağcıkları çözülüyor hep, beni kenara alıyor, bağlıyor. Rıdvan’dan ölesiye korkuyorum, “şeytan o” diyorum. Kucağına alıyor beni Rıdvan, itiyorum kakıyorum. Kaleci Engin, yine açılmış bağcıklarımı bağlıyor.

Shell’de Fenerbahçe paraları satılıyordu, üzerinde futbolcuların ve teknik direktörün kabartması olan. Allahım, bir benzinciye gitmek bir çocuk için ancak bu kadar güzel bir aktivite olabilir. Sanırsınız top havuzuna gidiyorum. Kasadaki çocuklar önüme paraları diziyor, “benim Kemalettin’im var, Högh alayım bu sefer” diyorum. Hayat benim için Högh’le Tayfun Korkut arası bir yerde o sırada.

Hafta sonları evin balkonundan görebildiğim harikalar diyarı lunaparka gitmiyorsak, Fenerbahçe’de Pyramid’e giderdik, oyun alemine dalar, oyun makinelerinden kırmızı biletler çıktıkça kendimden geçerdim. O yaşta Pyramid’de Novak’ı görüp de tanıyan ve imza alan tek çocuk da bendim galiba.

Büyüdükçe bazen babamla dalga geçtim, “Beynimi yıkamışsın resmen, kendi halime bıraksan böyle olmazdım” dedim, “Başka seçeneğin yoktu” dedi. İnatçılığı elden bırakmayıp hep ters cevap verdim, halbuki biliyordum, başka seçeneğim olsa da o iki renge sürüklenirdim.

Bir maç hatırlıyorum hayal meyal, babam nöbetçi eczanede, Beşiktaş maçı, dakika 90 falan, elimde tetris var, o dönemki en büyük totemim maçın kritik dakikalarında tetris oynamak, o zaman hep gol oluyor ve o gün yine oluyor, Uche gol atıyor. Babam arıyor evi, annem hemen bana veriyor, “Söyle kanın ne renk akıyor senin?” diyor, “Sarı laciveeeeeeert” diye bağırıyorum, mest oluyor, kapatıyoruz.

Bir dönem basket oynuyordum, hayatımızın en büyük ritüeli, babamla bir yere gitmeye karar veren kişi nereye gidecekse oraya en az 10 dakika gecikmeyi göze almak zorundadır. Her antremana takım ısınırken gidiyor ve hep çok utanıyordum Ama o gün bahanemiz büyük, Kocaeli’ne yenilmişiz, babam Pamukspor tesislerinde terör estiriyor.

Bir gün yine bir maça kızıyor, radyoyu kapattırıyor kuzenimle bana,”dinlenmeyecek o maç” diyor. İçeride volta atıyor. Biz kulaklarımızı hoparlöre dayadığımızda bile zor duyduğumuz bir seste radyoyu açıyoruz, gol oluyor. Biz dayanamıyoruz, evin içinde bi bayram havası…Gelip zıplıyor 1.90’lık adam!

Tabzon maçı var bi, sandalyeleri camdan aşağı atmaya kalkıyor. Galatasaray maçı,stadın ortasına bayrak dikilince babamın kalbinin ortasına bayrak dikiliyor. Bi Trabzon maçı var, Aykut Oğuz şov, unutamıyorum.

Radyo Sporlar’a mı bağlanmıyoruz, İlhan Cavcav’a mektup mu yazmıyoruz, gazete küpürleri mi saklamıyoruz, statlarda gol atılınca yere mi düşmüyoruz!

O statta, Kadıköy sokaklarında, Ayvalık’ta, evde, her yerde bu takımla bir anım var. 

Bazen onun için dünyanın en çirkin hareketlerini yapabilirim, bazen dünyanın en sakin ve mantıklı taraftarı olabilirim, bazen ona küsebilirim, onunla aramdaki ilişki kimsenin yorum yapmaya tenezzül bile etmemesi gerekecek kadar özel, bana ve ona. Tıpkı bunu okuyan takımına aşık biri varsa onun kendi takımıyla arasındaki aşkı benim bilemeyeceğim gibi.

Hayatımın en kötü Fenerbahçe dönemini yaşıyorum, kulüp tarihinin en kötü zamanları biliyorum. Çok üzüldüm, kızdım, ağladım, sustum, bekledim. 

Babam bazen benim hiç sevmediğim futbolcuları çok seviyor, bu hep böyle oldu, o takıma yararından ötesine bakmıyor, belki o yüzden o benden daha Fenerbahçe’li bilmiyorum, ben “Fenerbahçe” için ruhunu ortaya koyanlardan etkilendim hep, hala öyle.

Dünden beri duyduğum birkaç cümle var, “o ruhlara” sahip büyük adamlar var, benim “gerçek Fenerbahçe” dediğim şey için yaşıyorlar.

Kimisine göre hastalık, kimisine göre anlamsız, kimisine göre 11 adam bir topun peşinde, benim içinse anlatabildiysem ne mutlu ama tam da böyle bir şey.

Anlatamadıysam daha da mutlu olurum, çünkü tanımlanamayan hisler hep daha güzel!

ürkünç susie

Fünikülerde bu sabah oldu.

Fünikülerin kapıları tam kapanırken içeri giren bir adamı gören 6-7 yaşlarında kız ananesine/babanesine “acemi şansı işte” dedi, ananesi pek umursamadı “hı hı” dedi, geçiştirdi, bir daha söyledi kız “acemi şansı işte, hani olur ya…” İçimden kıza sinir oldum, al işte öğrenmiş bi laf, sen nerden bileceksin bi de “hani olur ya” diyor dedim kendi kendime. Sonra düşündüm, “bu gibi durumlarda bu kullanılmaz,adam neyin acemisi olacak ki?” diyecektim, cevaptan büyük korktum. Bana dönse ve dese “Hayatın acemileriyiz”, Cemal Süreya’ya bir selam çaksa, donsam kalsam.

Bunları düşünüp kızdan korktum, hızlı hızlı indim fünikülerden.

?

-neden müzik dinlemek istemedin?

-korktum.

Mavi Sakal

98 yazı… Tek şarkıyla damga, Mavi Sakal - Gönlümde. Daha 12 yaşındayım ama sanırım kafam çok karışık.

1 ayımı İngiltere’de geçirmiştim. Günlük tutmuştum, gerçekten adının hakkını vererek, gün be gün. İçinde ne yaptığımdan çok Fenerbahçe var. Onları özlemişim. Ama kaldığım odanın her yanı Arsenal posterleriyle dolu. Bir de sürekli sayfaların kenarlarına Gönlümde’nin sözlerini ve Mavi Sakal’ı kazımışımtım…

Döndüğümde, bir gün babamdayım, sabah beni bir hışımla uyandırdı. Günlüğümü okumuş. Bana Mavi Sakal’ın ne olduğunu sorup duruyor! Müzik grubu diyorum, kesinlikle inanmıyor. “Ne zannediyorsun, ne olabilir mavi sakal?” diyorum, ” Bilmiyorum, sen açıklayacaksın.” diyor. İngiltere’de 1 ay boyunca neler yaptığımı düşündüyse, barlarda mavi sakallı adamlar falan buldum, hayatımı da onlara adadım sandı sanırım. O inanmadıkça, çaresizlikten ağlıyorum nasıl inandırıcam diye. Sonunda durumun vahimliğini anlayıp odaya geldi bir arkadaşı ve babamı gerçekten öyle bir grup olduğuna ikna etti.

Babam içeri gidince de bana döndü ve sordu: “Mavi Sakal ne?”